23 Mayıs 2012, Çarşamba
Duyuru Gazetesi - Haftalık, bağımsız, siyasi gazete - Pendik

Makale
11 Kasım 2009

Atatürk’e Karşı Kemalizm

Av. Oktay Akmaner

 “Gelin

     bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!

     Bana kötü

     bana terkettiğiniz düşünceleri verin

     o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız

     ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar 

     onları verin, yakınmalarınızı

     artık gülmeye değer bulmadığınız  şakalar

     ben aştım onları dediğiniz ne varsa

     bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar

     boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz

     içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı

     verin bana

     verin taammüden işlediğiniz suçları  da.”

                                             
  İsmet Özel      

            


       Tarih-Siyaset-Hukuk

       Her ne kadar Atatürk’ün yaşadığı dönemdeki şartlar için üretilen fikirlerin ya da genel ifadesiyle Kemalizm’in kritiğini yapmayı ikincil bir sorun olarak görmeme rağmen, inanılmaz mantık hatalarının yapıldığı, tamamen duygusal alanda çözümlenmeye çalışılan bir meseleyi kısa anlatabilme becerisini gösteremediğim için özür dilemekle başlayayım. Beni burada ilgilendiren en önemli konulardan biri siyasi kültürümüzün niye güçlü bir hukuk üretemediği ve demokratik bir siyasi yapı inşasını niçin başaramadığımız. Giriş olarak seçtiğim şiirden de anlaşılacağı üzere; sağlıklı bir siyasi yapının inşası için ilk önerim önkoşul olarak ‘tarihe razı olmak’tır. Evet ,‘su akar,yolunu bulur’. Bu  gerçek karşısında, mutluluk mu üzüntü mü duyacağınız ise sizin tercihinizdir.

       Bugün yaşadığımız sorunların temelinde ‘Tarih-Siyaset-Hukuk silsilesi’ni doğru işletemeyişimiz yatıyor. Lauren Cohen-Tanugi’nin formülleştirmesiyle ‘hukuksuz devlet’ yerine ‘devletsiz hukuk’un geçerli olduğu ya da Sami Selçuk’un ifadesiyle ‘az devlet,çok hukuk’ ilkesiyle hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir siyasal rejimin daha fazla geciktirilmesinden kaynaklanacak krizleri saymak abes olur.Toplumu siyasette ‘nesne’ konumuna indirgeyen Jakoben zihniyet, bugün kendi kazdığı kuyuya düşmüştür. “‘Hukuk devleti’ kavramının boy gösterdiği kara Avrupası ülkelerinde,özellikle Fransa’da devlet merkezci bir yönetim vardır.Devlet her yerde hazır ve nazır;Jakoben,aristokratik.Yönetim, sıkışınca ‘hikmet-i hükümet’:la rasion d’Etat’ kavramına başvuruyor. ‘Hikmet-i hükümet’,hukukun erişemeyeceği kör/karanlık bir nokta.Hukukun eriştiği ‘kamu yararı’nın ise içeriği belirsiz,sürgit tartışmalı.Hukuk sistemini miskinleştiren bu kavram,çoğu kez hukuku politikleştirmiş bir oyunun parçası.Bu ülkelerde,hukuku üreten temel güç devlettir.O yüzden hukuk,hep devletten yana;devlet,girişimi elde tutarak hukuk aracılığıyla pekçok şeye el atmış.O yüzden ‘kamu yararı’, ‘yönetimin takdir hakkı’ ağırlıklı bir yönetim hukuku doğmuş.Toplum ve hukuk marjinalleşmiş.” (Selçuk,1997)

       ‘Tarihle barışık olmanın,kültürel sürekliliği muhafaza etmenin’; toplumun hukuka riayet etmesinde, siyasetteki radikalleşmenin önünü kesmede çok etkisi var.İngilizlerin, İngiltere Parlamentosu önüne yaptırdıkları heykellerin renkliliği üzerinde özellikle durulması gerektiğini ve bu fotoğrafın  anayasa yazmaya niye ihtiyaç duymadıklarını anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum.Kendi tarihlerinin kısa bir panoraması olarak da kabul edilebilecek böyle bir görüntüyü hayata geçiremeyişimiz, Atatürk’ü niye bu kadar tartıştığımızın da izahı aslında.

       Cumhuriyete geçişi sağlayan Oliver Cromwell ile Stuart hanedanını yeniden iktidara getiren 2.Charles’ın,1868-1885 yıllarında aralarında ‘yağlı direğin tepesine’ çıkma konusunda kıyasıya bir rekabetin hakim olduğu ve başbakanlığın dört kez el değiştirdiği  Benjamin Disraeli ile William Gladstone’un (sonradan aynı rekabeti Robert Salisbury ile devam ettirmiştir)  heykellerini yanyana koyabilen İngilizlere gıpta etmemek elde değil.

      Atatürk’ün veliahtları?

      Ne kadar enteresandır, asırlar süren bir gerileme ve parçalanma  sürecinin bitip, yeni bir dönemin başladığının  müjdecisi olan bir kişinin isminin, ciddi bir uzlaşma ihtiyacının tekrar doruğa çıktığı bir dönemde bölünme ve çatışma kaynağı haline getirilmesi...Hayatını mistik bir siyasi yapının imhasına adayan bir kişinin, bu sefer kendisinin böyle bir yapının temel yapıtaşı haline getirilmesinde kasıt mı aramak gerekir acaba? Halifeliği kaldıran bir insanın ölümünün ardından, ‘Atatürk’ün gölgesi’ olduğunu iddia eden halifelerin çıkması ve politikaların ruh çağırma seansları ile belirlenmesi bir şakadan mı ibarettir?

     Pozitivizmin kurucularından Saint Simon’ın ‘yeni Hristiyanlığı’, Auguste Comte’un ‘yeni din’i gibi birşeydir Kemalizm.Bir farkla:Kemalizm’in kurucusu Atatürk değildir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun CHP’nin kurulma aşamasında, ‘bu fırkanın doktrini yok’ diye yaptığı eleştiriye Atatürk’ ün “eğer bir doktrine bağlanırsak,inkılabı dondururuz...” sözlerinin yanlış anlaşılma riski var mıdır? Atatürk’ün en büyük hayallerini paramparça eden, ruh çağırma seansları bahanesi ile biraraya gelip Atatürk’ün heykellerinin gölgesinde kendilerinin bastırdığı Atatürk’ün kartvizitleriyle siyaset yapan çapsız,ufuksuz insanlar  hala göremiyorlar mı,Atatürk’e ne kadar zarar verdiklerini?

     Veliaht bırakmamaya bu kadar dikkat gösteren bir insan adına konuşmak,kendisinin en önemli

prensiplerinden birisine yapılmış büyük bir saygısızlık değil midir?Aynı hataya düşmemek için ‘bugün yaşasaydı şunları yapardı...’ile başlayan cümleler  kurmamak için azami gayret göstereceğim.

      Durumumuz, ölen güçlü babasının ölümünü hazmedemeyen zayıf evladın durumudur.Karşısına çıkan her durumda ‘babam olsa ne yapardı?’ diyerek bir türlü karar veremeyen,verdiği kararların da babasının kararlarının yerini dolduramayacağının bilincinde olan bir evladın kabızlık problemini yaşıyoruz .Ama burada şaşırtıcı bir durum var: ‘Ne eksik, ne fazla’ kaygısıyla siyaset yapan bir kesimin titiz olması ve bundan da ötürü iktidardan kaçınması gerekirken  karşımıza çıkan iktidar tutkusu,bende Atatürk isminin iktidar yolunu açması için seçilmiş bir parola  olduğunu düşündürtüyor.Hem de öyle bir parola ki herhangi bir kelime olmasının yeteceği bir niteliğe indirgenen,başka bir isim olsa bile kendileri için pek bir şey değişmeyecek bir Atatürk ismi.

       Bağımlı değişkene diyet borcu

       Biz Türklerin çok sevdiğimiz insanları tüm boyutları  ve sınırları konusunda değerlendirmede ciddi problemlerimiz olduğu kanısındayım.Fazla sevginin ne zararı olabilir demeyin, birileri toplumsal bir başarının sadece bir isimle ifade edilmesi sayesinde,bunu topluma karşı bir diyet borcu olarak kullanabiliyor. Türkiye bugün Atatürk’ü de  aşan politikalar üretemiyorsak  hala tam demokratik bir siyasal rejimi işletemiyorsak bunun en önemli sebeblerinden biri de budur.

      Atatürk ile ilgili tartışmalarda yapılan en büyük hatalardan biri ise tarihte bireyin rolünü abartmak ve 19.yy’a ait olan tarih anlayışını devam ettirmektir. “...Buradaki bakış Trisechke’nin ‘tarihi büyük adamlar yapar’ yolundaki eskimiş tezini ısıtmaktır.1920’lerin tarihini,ya da moda ifadesiyle aktaralım ’70 yıllık yakın dönem Türk tarihi’ni Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında tecelli eden ‘büyük tarihsel kazanımlar’ ya da tersine olarak ‘büyük tarihsel kayıplar’ olarak gören tez ve anti-tezlerin arasında ciddi hiçbir kültürel farklılık yoktur.Tam tersine tarihin volontarist niteliği birlikte vurgulanmış olmaktadır.” (Öğün,1995: 88-89)

      Biriken gazın bir kibritle tutuşturulması,yıldırımın oluşmuş  buluttan çıkması gibi örnekler verebileceğimiz kahramanların tarih tarafından yaratılmış olduğu anlayışı ile alakalı Nicola Chiarmonte’nin ‘sosyalizm tepeden tırnağa silahlı olarak,Karl Marks’ın kafasından çıkıp gelmedi,ezilen insanların inanç ve umudu olarak onların acılarından doğdu’ ile Aleksis de Tocqueville’in ‘hiçbir toplum hazır olmadığı bir devrimi yapamaz’ sözleri bu açıdan çok anlamlıdır.Mehmet Ali Kılıçbay’ın da vurguladığı gibi hala çoğunluğumuz değişmeye yol açan bir sürecin sonuncu anını değişmenin kendisi olarak görüp,bu sonuncu anın daha önceki süreçlerin yoğunlaşma momenti olduğunu anlayamamakta;kahramanın bağımlı değişken olduğunu görememekteyiz.(Kılıçbay,1994:65)Futbol kültürümüz de öyle değil mi zaten?Santrafora kadar topun nasıl getirildiğine bakmaksızın,topa en son vuranı yüceltiriz.

     “Türkiye Cumhuriyetini Atatürkçü olarak nitelendirmekten çok Atatürk’ü cumhuriyetçi,ulusal cumhuriyetçi olarak tanımlamak bana daha uygun geliyor.Şüphesiz bugün hepimiz için,benim için de çok büyük bir değer  ifade eden halkçılık,milliyetçilik,cumhuriyetçilik,laiklik gibi değerleri,çağdaş Türk toplumunun,üzerine hala en büyük bir ilgi ve fedakarlıkla titrememiz gereken Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyük Millet Meclisi’nin yaratılmasında veya hayata geçirilmesinde en büyük başarı payı Atatürk’e aittir ve hatta Atatürk olmasaydı,bunların somut olarak hayat bulamayacağını,bulmamasının mümkün olduğunu bile kabul edebilirim.Ama bir insan bir değeri,bir ideali,güzel ve iyi birşeyi hayata geçirdiğinde,doğru olan;o değer,o ideal,o güzel ve iyi olan şeyi mi vurgulamaktır,yoksa velev ki kendisi olmaksızın o şeylerin hayata geçirilmeyeceği kişiyi mi vurgulamaktır?” (Arslan,1995:130-131)

  Konjonktürün stratejisti olarak Atatürk

     Her devlet adamının başarısı, yaşadığı dönemde verdiği kararlarla ölçülür.1923-1938 Dünya’sının şartlarının stratejisini 1997’nin şartlarıyla eleştiren demokratlar da,o dönemin stratejisini bugüne uygulama iddiasındaki Kemalistler de ciddi bir hata yapmaktadırlar. Akıllı bir devlet adamının en önemli misyonu,yaşanan krizlere sonucunu öngörerek, şartlara en uygun stratejiyi uygulamak ve bu fırtınalı denizde dümene sahip olabilmektir.O halde sorarım size,iki asırlık bir kaybetme serüvenine son verme amacını şiddetle arzulayan bir toplumun hayallerinin prototipi olan bir insanın, bir de kendi yaşadığı dönemde dünya tarihinin  otuzbeş yıl süren ve içinde iki dünya savaşını ihtiva eden bir süreçte nasıl bir politika takip edeceğini düşünüyordunuz?

Evet Atatürk,Dünya tarihinin ara dönem diyebileceğimiz kesitlerinden birinde yaşamıştı.Ülkemizde yaşadığımız krizi atlattığımızda rahat bir Dünya konjonktürü yoktu ki günümüz şartlarına daha yakın politikalar üretilsin.

       Verilen her kararı içinde bulunduğu şartlarla düşünmek durumundayız.Kapitalizmin bile 1929 buhranı vesilesiyle Keynesyen politikalara teslim olduğu bir dönemde devletçilik sürpriz bir sonuç mudur?Çok uluslu bir imparatorluğun,Fransız İhtilali’nden kaynaklanan Milliyetçilik rüzgarlarının da etkisiyle yavaş yavaş erimesine karşı, milli bir kimlik inşa etmek amacıyla büyük bir tutku ile Türk kimliğine sarılmanın o dönemi yaşamadan tam anlaşılamayacağını düşünüyorum.Bunlar yetmezmiş gibi yükselen sosyalizm rüzgarına karşı

halkçılık ilkesine sarılmanın da gerekçesi açıktır zannediyorum.Ne İslamcıların  ne de Alevilerin memnuniyet duyduğu laiklik de hep o birlik,bütünlük kaygısıyla yapılmıştır.Ulus-devlet de bir cemaat gibi düşünüldü.Bunda da şaşıracak bir şey yok.Genelde bağımsızlık savaşı veren toplumlarda,homojenliği sağlamak bir refleks olmuştur.

       “Yurtta sulh,cihanda sulh” sözlerinden de anlaşılacağı  üzere içine kapanarak güç toplama stratejisinin başarıya ulaşmasından sonraki hamlelerini anlamak için Hatay sorununu çözmek amacıyla 20 Mayıs 1938 Mersin gezisi ve gerekirse savaşı göze alırız mesajları bir fikir verebilir.Aradan onbeş sene geçtikten sonra bir çok konuda politika değişikliğine gidileceğinin ipuçlarını veriyordu sanki.  

        Daha dünün ihtişamının izleri yerinde dururken içine düşülen ‘hasta adam’lıktan kurtulmanın yolunu Batılı ülkelerden alabileceklerini düşünen ve bir toplumun baştan sona yeniden inşasına soyunan bu ‘romantik kuşak’ bazı çok ciddi olumsuzluklarına karşı bana çok iyiniyetli ve sevimli gözüküyor.Ama bir toplumun en şık kıyafetlerle dolaşmasını,en kaliteli müzikleri dinlemesini arzulamak,zorla dinlettirilmiş bir klasik müzik konserinden sonra bir vatandaşın espri dolu ifadelerinde özetlenebilecek “Timur’dan beri böyle zulüm görmedik” gibi bir tepki ile karşılaşabiliyor. Bugün baktığımda paranoyaya yakın bir korku ile  yapıldığını,hatta günümüzdeki birçok sorunun temelinde o günkü politikaların yattığını müşahede etmekte zorlanmasam dahi artık kızamadığımı görüyorum.

      “Ben,manevi miras olarak hiçbir ayet,hiçbir dogma,hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum” sözlerini nasıl anlamalı?Peki uyguladığı bazı politikaları sonradan hatalı bularak yürürlükten kaldırması ve bazılarından da ciddi şüphe duymasını kararsızlığına mı yoksa sonraki nesillere tavsiyesini kendisinin de uygulaması anlamına gelen hata yapmaktan korkmayan,cesur karakterine mi vermeli?Hem kendisi bunları yapmamış bir insan olsa bile bu bizim sevdiğimiz insanları hatasız bulmamızı ve herşeyini harfiyen uygulamamızı gerektirmez ki?Bugün siyasi gelişimi 1938’de dondurma kaygısını taşıyanlar bilmelidirler ki esas vatan hainliği budur,hem de bunu Atatürk’ün ismini kullanarak yapıyorlarsa bu iki kere vatan hainliğidir.

       2.Cumhuriyet: Aslında yok birbirimizden farkımız!

       Bugün ancak çok ciddi bir yeniden yapılanma ile  yirmibirinci yüzyılda kendimize yakışan yeri alabileceğimiz konusunda hepimiz hemfikiriz zannediyorum.O halde birkaç tespit ve teşhiste bulunalım:

1-Siyasi yapımızın içinde bulunduğu kriz, küçük rötuşlarla aşılabilir gözükmemektedir.

2-Her ne kadar kendine özgülüğümüz su götürmez bir gerçek ise de dünya siyasetinin içinde bulunduğu yeniden yapılanma süreci içerisinde tartıştığı katılım,vatandaşlık gibi problemlerin bize de bir o kadar yansıması,genel dünya konjonktürünün bizi de ne kadar etkilediğini göstermesi açısından önemlidir.

3-Her dönemin zihniyeti kendi elitlerini üretmiştir.Pozitivizmin egemen olduğu bir dönemde liderlerin

doğrularından bu kadar emin olması da sürpriz olmasa gerek. 

4-Hiçbir zaman bütün meseleler halledilemez,ve dönemsel öncelikler uygulanır.Atatürk de böyle yapmıştır zaten.Şu an daha demokratik bir rejim hayali ile yapılan eleştirilerin bu açıdan yersiz olduğunu düşünüyorum.

Adım atmayı öğrenmeden koşulamayacağı gibi aynı şekilde de yeni savaştan çıkmış,daha dünün tehlikelerinin ortadan kalkmadığı bir zamanın gerekleri yerine getirilmiştir.

        “Atatürk,bir diktatör değildi.Bir inkılapçı, devlet kurucusu idi.O hiçbir zaman, ‘Ben böyle istiyorum;böyle olacak’ demedi. ‘Millet böyle istiyor,böyle yapacağız’dedi” sözlerinin sahibi Yakup Kadri Karaosmanoğlu Atatürk’ü belki de hepimizden daha çok  tanıyordu.Zaten hiçkimsenin bir toplumun tabii gelişimine kayıt koyma hakkı yoktur.Söylemeyeyim diyorum ama bugün Atatürkçülük olarak yutturulmaya çalışılan politikalarla, Atatürk’ün gerilemeyi durdurmak ve yaraları sarmak amacıyla uyguladığı ve belli bir dönemin stratejisi olduğu her halinden belli olan politikaların nasıl bir alakası olabilir?Bugünün meselelerini tartışırken hiçkimse mutlak doğruluk iddialarıyla ve birilerini,birşeyleri referans vererek siyaset yapmaya kalkmasın.

        Demokratlığı adaletle formüle eden biri olarak,hakettiğimiz kadar gelişim istiyorum.Toplumun geleceği konusunda siyasilere ‘öncü parti’ misyonu tanımıyorum.Belki Doğulu karakterimizden belki de bir asıra yakındır üzerimizden atamadığımız Fransız siyasi geleneğinden bilinmez,siyaseti tabiileştiremiyoruz. Hatta ‘aklı’ tekeline almanın verdiği rahatlık içerisinde ‘doğru’ siyaset üretmeye verilmiş en güzel cevabın da bir nevi geçmişle hesaplaşmak anlamında değerlendirilebilecek öncülüğünü Derrida,Foucault gibi Fransız düşünürlerin çektiği akımın olduğunu düşünüyorum.

      İkinci Cumhuriyet tartışmalarında yaşadığımız,iki ucun da özünde aynı siyasi yapıyı önerdikleri bir siyasi kültürde son iki asırlık Fransız tarihinden alınacak çok dersler olduğunu düşünüyorum.Cumhuriyet tarihimizi Atatürk’le özdeşleştirerek çok başarılı ya da çok başarısız bulan iki zihniyetin aynı siyasal kültürün iki ayrı versiyonu olduğunu düşünüyorum.

      Bugün değişimin önündeki en büyük engellerden biri ‘...-cı’ ve ‘...-ist’ takısı alan sıfatlarla siyaset yapanlardır.Kemalist,Marksist,ya da İslamcı olması aynı zihniyetin farklı tonları olduğunu gizlemiyor.Yalnız farklı fikirlere karşı değil farklı tonlara karşı tahammülsüzlüğümüz yüzünden siyasi yapımızdaki “tekelcilik” yerli yerinde duruyor.İslamı tekeline alanlar,Atatürk’ün veliahtlığına soyunanlar,sosyalizmin ilacının sadece kendisinde olduğunu zannedenler bütün entelektüel alanı kuşatmışken sadece birisine özel bir kızgınlık duymanın kendisine yapılmış bir haksızlık olacağını düşünüyorum.

      Demokratlarımızın göremediği husus ise ‘demokratlığın,tarihe razı olmak’la eşanlamlı olarak düşünülebileceği ve bu açıdan bakıldığında tarihimizin Atatürk’lü yıllarının genel hatlarıyla ‘alan razı,satan razı’ durumuna örnek olarak verilebilecek bir dönem arzetttiği hususudur.Bilmeliyiz ki hatalarımız bizim hocamızdır,onların sayesinde biz doğruya(?) daha çok yaklaşma şansını yakalarız.Bu yüzden sürekli geçmişe dönüp üstüne üstlük bunu bugüne yeni problemler ekleme sonucunu doğuracak şekilde ele alacak olursak geleceğin kaybedileceğinden de şüpheniz olmasın.

  Kaynakça:

-Ahmet Arslan,İslam Demokrasi Türkiye,(Siyasal Kitabevi,1995,Ankara)

-Mehmet Ali Kılıçbay, “Atatürkçülük ya da Türk Aydınlanması”,Türkiye Günlüğü (28) Mayıs-Haziran 1994

-Süleyman Seyfi Öğün,Modernleşme Milliyetçilik ve Türkiye,(Bağlam Yayınları,1995,İstanbul)

-Sami Selçuk, “Hukuk devleti yetmez,amaç hukukun üstünlüğü”,Radikal,16 Ekim 1997

Av. Oktay Akmaner

Bu makale 340 defa gösterildi.


Yorumlar
Piyasalar
Hava Durumu
İletişim
Doğu Mah. Lale Sk. N.:25 Kat:4 PENDİK/İSTANBUL
Tel. 0216 4912882
Fax. 0216 491 7113

gazeteduyuru@gmail.com
NewsMaster v1.0 - Küresel Yazılım