04 Mayıs 2011
Siyasetin Doğası:
“Homo homini lupus”/İnsan İnsanın Kurdudur
Siyaset felsefesinin en önemli düşünürlerinden olan Thomas Hobbes’a ait olan bu söz, siyasetin doğasını tarif etmek için harika bir sözdür. Bu yaklaşım 1588-1679 yılları arasında yaşamış bu önemli İngiliz düşünür’ün siyaset felsefesinin klasiklerinden olan Leviathan’da bahsettiği temel fikirlerdendir. Leviathan, Tevrat ve İncil’de bahsi geçen kötülüğü sembolize etmek için kullanılan dev bir deniz canavarına verilen addır. Hobbes bu kavramı mutlak güce sahip devleti tarif etmek için kullanmıştır.
Siyasetin bir mücadele olduğu aşikâr. Ama bunun önemli bir kısmının parti içi mücadele olduğu gerçeği, siyasetin idealist algısını parçalamaya yeterli. Parti mensuplarıyla makamların sayısı arasındaki orantı parti içi mücadelenin şiddetinin formülü de aynı zamanda. Kaleye geçmek isteyen bir yedek kalecinin, takımı gol yediğinde sevinip sevinmeyeceği hususudur tam da anlatmak istediğimiz.
O yüzdendir ki siyaset ideallerden belki daha çok bir güç stratejisidir. Siyaset felsefesi ile siyaset bilimi arasındaki ayrımın başlangıç noktası denilen Machiavelli’nin açık ve sistemli bir şekilde anlattığı şey maalesef siyasetin doğasıdır. Parti genel başkanlarının vatandaşa dönük idealist söylemlerini dillendirdiği hengamede kapalı kapılar arasında nice kelle alınmaktadır. Gerek parti içi gerek hükümet etme anlamında yapılan eleştiriler iktidar olunduğunda unutulmakta ve bir avantaja dönüşmektedir.
Siyaset ne işe yarar demiştik başta. Evet siyasetin en temel fonksiyonu hızlı dönüşümdür. Siyaset, tabiatı itibariyle toplumun dönüşümünü hızlandıran bir mekanizmadır. Normal seyrine bırakılsa, önemli projeleri olan bir kişi ideallerini gerçekleştirecek konuma bürokrasi içerisinde çok uzun bir zaman içinde gelebilecek iken, siyasi mekanizmalar sayesinde bu süreç çok daha kısa sürelere iner. Siyasetin bu en büyük avantajı, Türkiye gibi değişime açık, hızlı dönüşme potansiyeline sahip olan toplumlarda çok daha büyük bir önem arz etmektedir.
Ama siyaset aktörlerinin doğru seçilmemesi bu değişim sürecini yönetecek insanların insafına bırakmaktadır bizi. Altta kalmışların bastırılmış duygularını ortaya dökmek için harika zamanlardır bu dönemler. Hele hasbelkader listeye bir nevi dolgu malzemesi amacıyla konulup da milletvekili seçildiyseniz çevreye vereceğiniz rahatsızlık 5-10 inşaatla ölçülemeyecek boyutta olacaktır.
Sayılı gün çabuk geçer misali bir genel seçim sathı mailine girdik. Kazananları değişen ama kendisi aynı kalan sistemimiz üzerine aynı şarkılar terennüm edilmeye başlandı. “Arkadaş”, “Samanyolu” tadındaki bu güftelerin ortak teması balık hafızası tescillenmiş vatandaşın ağzında kalmış peyniri bir kez daha yiyebilirmiyiz eksenindedir.
Artık seçim zamanı gelince bir takım muhterisler dışında toplumda ciddi bir heyecan dalgası uyanmıyorsa, hayal kurmayan bir millet varsa bugün, sadece kazananların değişeceğinin bilincine vardıysa bu millet bunun anlamı açıktır: Siyaset bitti!
Siyaset diye idam sehpalarını, adam kayırmayı,sırf rakip partide diye herkesi karalamayı, liyakatsiz taşra politikacılarının rant kavgasını görmüş bizler,böyle sefil bir siyaset yorumunun bitmesine hiç ama hiç üzülmüyoruz.Alexander Herzen’in 1848 devrimlerinin hatırasına adadığı “stogo berega”(karşı kıyıdan) isimli denemesinde ifade ettiği, “insan kurban etmenin yeni bir şeklinin ortaya çıktığı ve parti, sınıf gibi bir takım “soyutlamalar” uğruna insanların öldürüldüğü” bir dönemden bugüne bir şey değişmedi; hala insanları önce ayırıyor, sonra karalıyor, savaşıyor ve öldürüyoruz. İçinde sevgi, vicdan, merhamet, gözyaşı olmayan; vatandaş (insan) sevgisi yerine, içi boş bir vatan (toprak) sevgisi ile devlet (makam) sevgisini siyaset diye yutturan bir güruh, tabii neticesiyle gözyaşları olmadan uğurlanıyor. Anlayamadığınız bir toplumun yöneticiliğine soyunma cesaretinizi(!) takdir etmemek elde değil. Ama hepsi bu!
Türkiye'de siyaset, halkı “insan” yerine koymadığı için “adam” etmeye çalışan toplum mühendisleriyle,“müşteriyi geri çevirmemek” için “beş fazlasını” verme zihniyetindeki halk dalkavukları arasındaki bir gerilim hattında süregeldi. Ankara'ya gönderdiğimiz “vekillerimizin” unutkanlığı artık unutulur gibi değil. İlk parlamento olan “Magnum Concilium”un mirasçısı olan İngiltere Parlamentosu için de aynı eleştiriler yapılmadı mı? Nitekim Rousseau da “İngiliz milleti kendini hür sanıyor ama çok yanılıyor. O,ancak parlamento üyelerinin seçimi sırasında hürdür. Bu üyeler seçilir seçilmez, İngiliz milleti köle olur, bir hiç derekesine düşer. Hür oldukları o kısa zaman içinde, hürriyeti o şekilde kullanırlar ki, onu kaybetmeyi hak ederler.” demedi mi? Ama artık yeter! Artık toplumun aracılara ihtiyacını minimuma indirecek düzeyde temsilsiz bir demokrasi arayışı,“tellal”siyasilerin de zeminini tüketiyor. Giderek yükselen sivil toplum örgütlerinin sesi, kulaktan kulağa oyununun fiyaskosundan sonra tellalların kulağına bir şey fısıldamanın ne kadar hatalı olduğunu anlamanın pişmanlık haykırışlarıdır. Zaten eskiden de gösterdiğimiz,içeriğini Hodgson’ın tanımladığı şekliyle ama en derin anlamını ülkemizde bulabileceğimiz “zımni rıza” değil miydi?
Yoksa yanılıyor muyuz? Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nun toplum ile devlet arasındaki değişim ve dönüşüm biçimlerini kategorize etmek amacıyla ürettiği “toplumsal değişme vektörü”nü kullanarak vardığı “Artık,Türkiye’de, bu güzeller güzeli vatanımızda, devletin -daha açık ve net bir ifade ile: Devlet gücünü kullanan seçkinci jakobenlerin- toplumu cebren değiştirmeleri dönemi kapanmıştır. Dikkatli bir gözlemci, artık toplumun devlet tarafından değiştirilmesi sürecinin bitmeye yüz tuttuğunu, devletin toplum tarafından değiştirilmesi sürecinin yaşanmakta olduğunu görecektir.” tahmininin gerçekleşmesi bizi de çok mutlu edecektir. Ama yazısına başlangıç olarak seçtiği “gökten ne yağmış da yer kabul etmemiş” atasözünün bir Türk atasözü olduğu gerçeği de bir o kadar ürkütücü! Yaşanılanı teori kitaplarından daha başarılı anlatan romanlarda, uç fikirler hep “deli”lere söyletilir. Ya da romancı ona “normal” bir statü verse dahi biz onu deli olarak algılarız. Düşünüyorum da bu “bitmeyen sessizlik” bir son’a değil de bir başlangıca mı (belki bir süreklilik hali ama yeni bir başlangıç kadar taze!) tekabül ediyor? Zımni rıza, yoksa bir kandırmacadan mı ibaret? Çığlıklarımızın hiç yankılanmadığı bu topraklarda belki de rolümüz bu “romanın delisi” olmak! Timur’a gönderilen Nasrettin Hoca’yız belki de! Kim bilir?
Av. Oktay Akmaner
Av. Oktay Akmaner
Bu makale
603
defa gösterildi.