22 Mayıs 2012, Salı
Duyuru Gazetesi - Haftalık, bağımsız, siyasi gazete - Pendik

Makale
14 Eylül 2010

Gerçek demokrasiye doğru…

Av. Oktay Akmaner



     Referandumdan evet çıkmasıyla, nihayet tarihi bir kavşağı daha atlatıp, demokrasi sürecinde çok önemli bir aşama kaydettik. Türkiye, bir yalanlar ülkesi. En büyük yalanlardan birisi de demokrasiyle yönetildiğimiz yalanı. Farklı kılıklarda her aşamada karşımıza çıkıyor bu yalan. Siyasette her birimin başkanı altındakilere, il yönetimleri ilçe yönetimlerine, genel başkanlar tüm teşkilata, devlet teşkilatında gene aynı şekilde bu yalan söylenip duruyor. Alttakiler de kısıtlı hak ve imtiyazlarını kaybetmeme hesabı içerisinde korkak bir sessizlik içerisinde sadece yakınıyor.

     Temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye


     Demokrasi konusu çok muğlak alanlardan birisi maalesef. Halkın kendi kendini yönetmesinin işleyişte imkansızlığı hepimizin malumu olduğundan temsili demokrasi denen bir yönetim mekanizması egemen oldu. Ama temsili demokrasiden de öte, temsil unsuru 20.yüzyılda sistemlerin ortak paydasıydı. Siyaset olsun, sendikalar olsun ve daha niceleri hep aynı mekanizmayla işledi. Bu temsil edilememe durumunun toplum tarafından fark edilmesi apolitikleşme sürecini de beraberinde getirdi. Bütün dünyada seçimlere katılım oranının sürekli düşmesi de bu durumun ikazıydı zaten. Türkiyede de özellikle 80lerden sonra görülen bu durumu sadece 12 eylül sürecine bağlamak da dış konjonktürü okumamaktan kaynaklanıyor. Ama maalesef “armut piş, ağzıma düş” rahatlığında olan bizler bu noktaya kafa yormak yerine her zamanki gibi, Batı’nın hazırlayıp bizim de onlardan almamıza alıştıklarından hala ciddi bir çalışma yapmıyoruz. Sistem kazananları değişen kendisi aynı kalan boyutuyla devam ediyor. Çoğunlukçu değil çoğulcu, temsili değil katılımcı bir demokrasi devletin de iç çatışmalar yerine enerjisini temel noktalara ayırmasını mümkün kılacak.

     Kuvvetler ayrılığı değil, kuvvetler savaşı


     Kuvvetler ayrılığı falan da işlemedi aslında. Herkes iktidarının sonuna kadar gitti. Ve kuvvetlerin savaşına şahit olduk. Yargı reformu savaşları yazımızda bu hususa biraz değinmiştik. Her kesimin sahip olduğu konumun bir emanet olduğunu unutup, devletin vermiş olduğu silahı ve gücü bir anlamda toplumun diğer kesimlerine yöneltme anlamı taşıdığını göz ardı ettiler.

     Türkiye’de sistemi yeniden dizayn ederken göz önünde tutulması gereken alanlardan birisi de demokrasinin imkanlarının demokrasiye nasıl zarar verdiğini sadece kral sayısını artırdığını dikkate almalıyız. 

     Başbakanın Tarz-ı Siyaseti


     8 yıllık iktidar süresince yapısal reformlara girerken hep tereddüt eden, vazgeçen, süreci sonuçlandırmayan bir anlayışın ancak damarına basınca reform yapması maalesef Türkiye’deki her seçimi kavga ortamına dönüştürüyor. Başbakanın bu üslubu ve yöntemi sonuç anlamında başarılı gibi görülebilir ama sürdürülebilir ve kalıcı reformları imkansız kılacak. Bugün bunu çoğumuz net göremeyebiliriz ama hiçbir iktidarın kalıcı olmadığının bilincinde baktığımızda iktidar sonrası çok sancılı olur ve toplumun büyük mücadelelerle kazandığı konumların sırf başbakanın tarz-ı siyasetinden ötürü geri gitmesi muhtemeldir.

     Bugün  Türkiyede seçim başarıları üzerinden bir başarı öyküsü yerine her geçen gün büyüyen hatta bu seçimde normalde evet oyu vermesi gereken kişi ve çevrelerin hayır cephesinin militanı haline gelmesini analiz etmemiz gerekiyor. Tayyip Erdoğan antipatisi toplumda gittikçe yükselmektedir.

     İkinci Balkon Konuşması olarak adlandırılan söylem umarım bu gidişatı durdurur. Özür dileyen, her oya saygıyla yaklaşan, kendi başarısı yerine kazanımlara odaklanan yaklaşım Türkiye’nin duymak istediği sözlerdir ve siyasi yaklaşımdır. Ama diğer partilerin de sürekli kaybetmenin verdiği ruh haliyle siyasi ortamı geren yaklaşımlarını göz ardı etmeden, Başbakanın bu soğukkanlılığını muhafaza edebilirmi, kestirmek zor. Şeyh Edebali’nin devlet adamlığı nasihatlerini özümsemiş bu konuşmalar, kendi adıma siyaset tarihimizde beni en çok etkileyen siyasal yaklaşımlardandı. Ama maalesef uzun süreli olamıyor ve çatışmacı, kavgacı siyasetin en tetikleyici unsurlarından birisi haline dönüşüyor.

     MHP


     MHP üzerine özel bir analiz yazısı yazmadan önce kısaca değinmem gereken birkaç husus var. Bu referandumun en büyük mağlubu MHP’dir. Bu anayasa değişikliğini esas talep etmesi gereken bir kesimin siyasi partisinin sırf iktidara muhalefet olsun diye hayır demesi anlaşılır gibi değil. 12 Eylül rejiminin mağduru olan esas tabanı haklarını helal edeceklermi acaba? Tıpkı DP,Anavatanın cumhurbaşkanlığı meselesinde olduğu gibi tabanıyla çelişmesiyle tasfiye olması gibi, bu yanlış hamle de MHP’de bundan sonra birçok dengeyi değiştirecektir. Siyaset yeniden şekilleniyor, CHP ile başlayan değişim muhakkak başka partileri de etkileyecek. Bu değişimi yapmadığı takdirde MHP’nin ilk genel seçimde ciddi bir hezimet yaşaması ve meclise girememesi sürpriz olmayacaktır.

     Devlet adamı olmak…


     Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye nasihatı ne kadar da tazedir: “Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana… Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana… Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana… Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…”

     Sürekli söyledik gene söyleyeceğiz. Bir olay başımıza gelmeden, saflar şekillenmeden ihtiyaçları öngörüp ona göre değişimi harekete geçirmek varken, istediği olmadığında “madem benim istediğimi yapmıyorsunuz, size gösteririm diyen” her anlayış sadece kavga üretir. Kavgacı siyaset istemiyoruz, planlayan, toplumun her kesimiyle projelerini müzakere eden, dinleyen, anlamaya çalışan, emrivaki yapmayan, güç siyaseti yapmayan, zorbalık yapmayan, gönülleri kazanan bir siyaset istiyoruz. Başbakanın iki balkon konuşmasında söylediği sözler ve hitabet tarzı Türkiye’nin aradığı liderdir ama bu çatışma sürecinin en büyük tetikleyicisi olan yaklaşımları Türkiye’nin en son isteyeceği şey olacaktır. Zaten Türk-Kürt, Sünni-Alevi, Laik-İslamcı gibi birçok çatışmanın soluğunu sürekli ensemizde hissettiğimiz bir dönemde yeni çatışma alanları istemiyoruz. Başbakan kendisine çekidüzen vermelidir, başarılarını alkışlayan yalaka ve şakşakçılardan sıyrılıp ciddi bir nefis terbiyesi yapmalı ve son çizgisini kalıcı hale getirmelidir. Devlet adamlığı zordur, 1 yanlışın 4 doğrunu götürür, hata kabul etmez. Elbette dışarıdan gazel okuması kolaydır biliyoruz ama bu yola baş koyan bir lider bu olgunluğa ulaşmak zorunda. Bu zor süreçlerden soğukkanlılığını muhafaza etmeden çıkış da imkansız. Hayır cephesinin olayı seçim havasına çevirdiği bir noktada % 58’lik bir galibiyetin adını bile anmayan, uzun yıllar hiçbir partinin % 20 ‘leri aşamadığı bir süreçte % 47 oy alan bir lider, Yavuz Sultan Selim’in Doğu zaferleri sonrası İstanbula döndüğünde kalabalığın dağılmasını bekleyip gece saraya gizlice geldiği nefis terbiyesi ve mütevaziliğin benzer tadlarını siyasetimize yaşatabiliyorsa bu çizgiyi de tutturabilir, tutturmak zorunda.

Av. Oktay Akmaner

Bu makale 347 defa gösterildi.


Yorumlar
Piyasalar
Hava Durumu
İletişim
Doğu Mah. Lale Sk. N.:25 Kat:4 PENDİK/İSTANBUL
Tel. 0216 4912882
Fax. 0216 491 7113

gazeteduyuru@gmail.com
NewsMaster v1.0 - Küresel Yazılım