21 Mayıs 2012, Pazartesi
Duyuru Gazetesi - Haftalık, bağımsız, siyasi gazete - Pendik

Makale
05 Ocak 2010

Bir Jakobenin Gecikmiş İtirafları

Av. Oktay Akmaner

   “Devlet,soğukkanlı canavarların en soğukkanlısıdır. Kılı  kıpırdamadan yalan söyler ve ağzından düşürmediği yalan da şudur: ‘Ben devletim,halkın kendisiyim’.”                                                                                                           

                                                                                                                                                   Friedrich Nietzsche

  

   Yükselen Değer Demokrasi

     Garip bir dönem yaşıyoruz:Çatışan kesimler, kendilerini demokrasinin güvencesi olarak gösterip,rakibini ise demokrat olmamakla suçluyor. Ne güzel!Galiba  rüyalarımız gerçek olmaya başladı. Hepiniz kaybettiniz ve demokrasi kazandı. Adınız umurumuzda değil, taahhütünüz demokrasi olduktan sonra,boyun eğdiğiniz demokrasi olduktan sonra, galibiyeti olmayan bir mücadelenin iki hasmı olabilirsiniz  ancak. Siyasetin “nesnelerini”(!) dinleyin biraz;aramadığınız  cevabın orada olduğunu göreceksiniz. Sizler, devletin tepesinde  birbirinizi  yerken, temsil  ettiğinizi  sandığınız  toplumsal gruplar birbirine girmiyorsa;bu, tepkisizliğimizden değil, sadece oynanan siyaset oyununun, bir avuç mutlu insanın kavgası olduğunu geç dahi olsa anlayabilmiş olmamızdandır; kazananları değişen ama “bir avuç”u hep aynı kalan kavganız. Ve gittikçe daralan bir “siyasi alan”ın sahibi olmanız bizi hiç ilgilendirmiyor. En küçük  bir spekülasyondan  medet uman  spekülatör finans dünyası dahi eskisi kadar krizlerinizle ilgilenmiyor. Kimin kazandığı da umurumuzda değil artık. Siyaset bitti!Ne güzel! Tribünler her geçen gün boşalırken 'zararın neresinden dönülürse kardır' sözünün çıktığı toprakların kokusuyla sarhoşum. Dedim ya kardır,kızgın da değiliz o yüzden. İntikamımız tebessümümüzdür bizim;

merhametimizdir. Şimdi anlıyor musunuz baylar?Neden gündemimiz farklı?Neden kavganız, kavgamız değil?

         


            Siyasetin Sonu


      Siyaset diye idam sehpalarını,adam kayırmayı,sırf rakip partide diye herkesi karalamayı,liyakatsiz taşra politikacılarının rant kavgasını  görmüş bizler,böyle sefil bir siyaset yorumunun bitmesine hiç  ama hiç üzülmüyoruz.Alexander Herzen’in 1848 devrimlerinin hatırasına adadığı “stogo berega”(karşı kıyıdan) isimli denemesinde ifade ettiği, “insan kurban etmenin yeni bir şeklinin ortaya çıktığı ve parti,sınıf gibi bir takım “soyutlamalar” uğruna  insanların öldürüldüğü” bir dönemden bugüne bir şey değişmedi;hala insanları önce ayırıyor,sonra karalıyor,savaşıyor ve öldürüyoruz. İçinde sevgi,vicdan,merhamet,gözyaşı olmayan;vatandaş (insan) sevgisi yerine, içi boş bir vatan (toprak) sevgisi ile devlet (makam) sevgisini siyaset diye yutturan bir güruh, tabii neticesiyle gözyaşları olmadan uğurlanıyor. Anlayamadığınız bir toplumun yöneticiliğine soyunma cesaretinizi(!) takdir etmemek elde değil. Ama hepsi bu!

       Türkiye'de siyaset,halkı “insan” yerine koymadığı  için “adam” etmeye çalışan toplum mühendisleriyle,“müşteriyi geri çevirmemek” için “beş fazlasını” verme zihniyetindeki halk dalkavukları arasındaki bir gerilim hattında süregeldi. Ankara'ya gönderdiğimiz “vekillerimizin” unutkanlığı artık unutulur gibi değil. İlk parlamento olan  “Magnum Concilium”un mirasçısı olan İngiltere Parlamentosu için de aynı eleştiriler yapılmadı mı? Nitekim Rousseau  da “İngiliz milleti kendini hür sanıyor ama çok yanılıyor. O,ancak parlamento üyelerinin seçimi sırasında hürdür. Bu üyeler seçilir seçilmez,İngiliz milleti köle olur,bir hiç derekesine düşer. Hür oldukları  o kısa zaman içinde, hürriyeti o şekilde kullanırlar ki,onu kaybetmeyi hak ederler.”(Rousseau,1989:136) demedi mi? Ama artık yeter! Artık toplumun aracılara ihtiyacını minimuma indirecek düzeyde temsilsiz bir demokrasi arayışı,“tellal”siyasilerin de zeminini tüketiyor. Giderek yükselen sivil toplum örgütlerinin sesi,kulaktan kulağa oyununun fiyaskosundan sonra tellalların kulağına bir şey fısıldamanın ne kadar hatalı olduğunu anlamanın pişmanlık haykırışlarıdır. Zaten eskiden de gösterdiğimiz,içeriğini Hodgson’ın tanımladığı şekliyle  ama en derin anlamını ülkemizde bulabileceğimiz “zımni rıza” değil miydi?                                                                                       

       Yoksa yanılıyor muyuz? Durmuş Hocaoğlu’nun toplum ile devlet arasındaki  değişim ve dönüşüm biçimlerini kategorize etmek amacıyla ürettiği “toplumsal değişme vektörü”nü kullanarak vardığı “Artık,Türkiye’de,bu güzeller güzeli vatanımızda,devletin -daha açık ve net bir ifade ile: Devlet gücünü kullanan seçkinci jakobenlerin- toplumu cebren değiştirmeleri dönemi kapanmıştır. Dikkatli bir gözlemci,artık toplumun devlet tarafından değiştirilmesi sürecinin bitmeye yüz tuttuğunu,devletin toplum tarafından değiştirilmesi sürecinin yaşanmakta olduğunu görecektir.” tahmininin gerçekleşmesi  bizi de çok mutlu edecektir. Ama yazısına başlangıç olarak seçtiği “gökten ne yağmış da yer kabul etmemiş” atasözünün bir Türk atasözü olduğu gerçeği de bir o kadar ürkütücü! Yaşanılanı teori kitaplarından  daha başarılı anlatan romanlarda, uç fikirler hep “deli”lere söyletilir. Ya da romancı ona “normal” bir statü verse dahi biz onu deli olarak algılarız. Düşünüyorum da bu “bitmeyen sessizlik” bir son’a değil de bir başlangıca mı (belki bir süreklilik hali ama yeni bir başlangıç kadar taze!) tekabül ediyor?Zımni rıza, yoksa bir kandırmacadan mı ibaret?Çığlıklarımızın hiç yankılanmadığı bu topraklarda  belki de rolümüz bu “romanın delisi” olmak!Timur’a gönderilen Nasrettin Hoca’yız belki de!Kim bilir?Neyse!Kesin olan tek şey: Attila İlhan gibi “o büyük istifhamın üzerindeyiz.”

       

      Temsili Demokrasinin Krizi


      Bu kadar kişiselleştirmemek lazım.Yoksa oyuncu değişimi ile sorun çözümlenebilir yanılsamasına kapılırız. Sorun sadece çapsız siyasetçilerimizde değil. Gözlerimizi dışarıya çevirmek,yapılacak olan tespiti daha sağlıklı kılacak. Ömer Laçiner’in çok iyi tespit ettiği gibi: “Türkiye’de, özellikle sol,1980’lerde herkesçe görülen apolitikliğin,partilere,siyasal ideolojilere güvensizlik  ve ilgisizliğin nedenini 12 Eylül rejimine,onun terörüne bağlamakta hala ısrarlıdır. Oysa,1970’li ve 1980’li yılları Türkiye gibi yaşamamış ‘demokratik’ toplumlarda da aynı ‘apolitiklik’ olgusunun geçerli hale geldiği...Kaldı ki,apolitikleşme olgusu sadece siyasal partiler ve ideolojiler düzeyinde değil , ‘demokrasi’lerin temsil esasına dayanan hemen tüm kurumlarında,bu ana kurala göre işleyen hemen tüm kuruluşlarında da izlenebilmekteydi. Seçimlere katılma oranlarındaki sürekli erozyon,oy verme,parlamento gibi temel kurumların değer ve itibar kaybına uğramış olduğunun bir göstergesiydi.Ve öte yandan başta sendikalar olmak üzere özellikle toplumun orta ve alt kesimlerine seslenen,onların talep ve eğilimlerini ‘temsil eden’ kuruluşların üye ve güç kaybı da ‘endişe verici’ boyutlardaydı” (Pozitivist siyaset teorisi,aynı kaynaktan ilham alan bilimsel sosyalizmin ve temsili demokrasinin çöküşü gibi konulara girmeyi bir başka yazıya bırakmayı,yer darlığından ötürü daha anlamlı buluyorum.)

         Klasik partiler demokrasisi giderek çöküyor. Toplum, demokrasi vaadiyle yola çıkılıp “partiokrasi”yle sonuçlanan süreçten hoşnutsuz. Zaten Türkiye’de partilerin sivil toplum örgütleriyle ilişkisi de yasak. Bu arada, çok partiye sahip olmamızın şu ana kadar doğru dürüst bir faydasını da göremedik.Uzun süren sessizliğini 1988 yılında,The Economist ve Der Spiegel dergilerinde yayınlanan makaleleri ile bozan Karl Popper’da,  yanlış anlaşıldığından hareketle konumunu yeniden açıklamak amacıyla,  kültürel çoğulculukla siyasal çoğulculuğun farklı şeyler olduğunu ifade ederek  kültürel çoğulluğun parti sayısına yansımaması gerektiğini ve iki partili bir sistemle de  farklı taleplerin karşılanabileceğini  söylemişti. Yanlış anlaşılmasın,iki gücün çok kolay anlaşmaya varabileceğinden ötürü bu fikrin sadece tespit bölümüne katıldığımı ifade etmeliyim.

      Değişen toplum, değişmeyen siyaset


      Maalesef partilerdeki “şef ” geleneğinin sona ereceğine dair  hiçbir umut ışığı gözükmüyor. Bir de  kitlesel olarak siyasetten dışlanan kesimleri de çıkardığımız zaman elimizde küçük bir grup kalıyor. Hepsini bir arada  mütalaa edecek olursak toplumun kendini siyasetten dışlanmış hissetmesi gayet yerinde.  Zaten Cumhuriyet döneminin siyasal kültürümüzde yaptığı değişikliğe “devrim” yerine  “reform” demek daha uygun olur. Seçkinci gelenek ufak rötuşlarla devam ediyor. Maalesef  Türkiye’de yeşeren fikirlerin tümü, demokratlıktan hiç nasibini alamıyor. Ve bütün sözde farklılıklarına rağmen, tek bir noktada çok kolay uzlaşabiliyorlar: Jakoben  olmak.

Reel  yapıyı  ve karşıt ideolojileri eleştirdikleri noktalardan en az diğerleri kadar nasibini almış ideolojilerin tahakkümü  altında nefes alıp vermeye çalışıyoruz. Böyle bir siyasal kültür içinde yaşıyan  bizlerin Ahmet İnsal gibi soracağı ilk şey belki de şu olmalı:“Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden devraldığımız  tarihe özgü geleneği,yani toplumsal  reformun yukarıdan,reformun hikmetine sadece kendilerinin vakıf olduğu bir avuç azınlık tarafından gerçekleştirilmesi geleneğini sürdürecek miyiz?Türkiye toplumunun insanlarında tarihi-toplumsal nedenlerle yerleşmiş olan içgüdüsel korkuyu,kendi içine kapanma reflekslerini  yıkmanın yolunun,onların dışında oluşan bir doğru,bir akıl veya bir meşruiyet adına toplumu bir kez daha değiştirmeye teşebbüs etmekte yatmadığını elit bakış açısının görememesi doğal.”

      Eleştirilerimiz mekanizmanın işleyişi ile değil de kimin elinde olup olmadığıyla alakalı olduktan sonra,farklı oyuncularla ama aynı senaryonun hayata geçmesini yaşayıp duracağız.

Ve niye “tarihin bu topraklarda sürekli tekerrür edip durduğunu”  bir türlü anlayamayacağız. 

                                                                                                                               _______________

Av. Oktay Akmaner

Bu makale 418 defa gösterildi.


Yorumlar
Piyasalar
Hava Durumu
İletişim
Doğu Mah. Lale Sk. N.:25 Kat:4 PENDİK/İSTANBUL
Tel. 0216 4912882
Fax. 0216 491 7113

gazeteduyuru@gmail.com
NewsMaster v1.0 - Küresel Yazılım