Bir önceki yazımızda yeni dünyanın çok kutuplu olmaya başladığını anlatmıştık. Bu çokkutupluluğun en önemli nedenlerinden birisi de “medeniyet paradigması”dır. Medeniyet kelimesinin çok sık kullanılır olması dahi bunun ispatı gibi. Çok sık bahsi geçen ama anatezini pek bilmediğimiz konulardan birisi de uluslar arası ilişkilerde hatta gündelik siyasette de sıkça kullanılan medeniyetler çatışması kavramı.
Soğuk savaş sonrası paradigmaya en iyi oturan, Huntington’ın “medeniyet paradigması” ile Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu?” ile oluşturduğu teorik çerçeve geçersiz kılınmıştır.
Hatırlanacağı üzere, soğuk savaş sonrası paradigma tartışmalarının yapıldığı bir dönemde, ilk ciddi adım Francis Fukuyama’nın The National Interest dergisinin 1989- yaz sayısında yayımlanan “tarihin sonu?” isimli makalesi ile atılmıştı. Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması mı?” isimli makalesi ise Foregn Affairs’in 1993- yaz sayısında yayımlandı.
Fukuyama ile Huntington’ın tezlerinin birbirinden çok farklı teorik varsayımlara dayanmasına rağmen Journal of Democracy adlı derginin editörlüğünü beraber üstleniyor olmaları düşündürücü. Ahmet Davutoğlu’nun “siyasi karar mekanizmaları ile siyaset teorisyenleri arasında ilginç bir hukukileştirme ve meşrulaştırma ilişkisi olagelmiştir” sözlerini, bu tezlerin ortaya çıkış zamanları ile karşılaştırınca gerçekten de dönemsel olarak bu tezlerin ABD dış politikasının teorik zeminini oluşturduğunu düşünüyor insan.
Huntington’ın medeniyet paradigması
Huntington’ın teorisi, yeni dünyada büyük bölünmeler ve hakim mücadelelerin kaynağının kültürel olacağı şeklinde. Bu kadar Huntington’la alakalı sözden sonra, biraz da Huntington’ın sözlerine kulak verelim. “Medeniyetler arasındaki mücadele, modern dünyadaki mücadelenin evriminde nihai safha olacak. Modern milletlerarası sistemin Westphalia Barışı ile birlikte doğuşundan bu yana, birbuçuk asırdan beri Batı dünyasındaki mücadeleler büyük ölçüde büroksilerini,ordularının merkantilist ekonomik güçlerini ve en mühimi idare ettikleri toprakları genişletmeye teşebbüs eden prenslerle ,imparatorlar,mutlakiyetçi monarklarla meşrudiyetçi monarklar arasında meydana gelmiştir.Onlar bu süreç içinde milli devletlere mevcuda getirdiler ve Fransız İhlali’nin başlamasıyla birlikte esas mücadele çizgisi presler yerine milletler arasında teşekkül etti.1793’te R.R Palmr’in ileri sürdüğü gibi, “krallar arasınadaki savaşlar bitti,milletler arasındaki savaşlar başladı.” Bu 19.asır modeli Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadr devam etti.Ondan sonra,Rus İhtilali ve ona karşı gösterilen tepkinin bir neticesi olarak, milletler mücadelesi yerini önce kamünizm,faşizmnazizm ve liberal demokrasi arasında ve daha sonra da kamünizm ve liberal demokrasi arasında cereya eden idelojiler mücadelesine bıraktı”.
Huntington, şimdiye kadar Batı’nın kendi içindeki savaşların yerini ise Fouad Ajami’nin ifadesi ile “soğuk savaş yılları boyunca canlı canlı gömülen medeniyetlerin üzerlerindeki taşın yuvarlanması ile ayağa kalkan” Batılı olmayan medeniyetlere dahil millet ve hükümetlerin artık,tarihin Batı kolonyalizminin hedefleri biçimindeki objeleri olarak kalmayacaklarını,tarihin muharrik ve müşekkilleri olarak Batı’ya katılacaklarını söylüyor.
Medeniyet kimliğinin yükselişi
Medeniyet kimliğinin gelecekte gittikçe artan bir şekilde ehemmiyet kazanacağı görüşünü ise altı sebebe dayandırmaktadır:
Birincisi,medeniyetler arasındaki farklar sadece hakiki değil esaslıdırlar. Medeniyetler birbirlerinden tarih,dil,kültür,gelenek ve en mühimi de din yoluyla farklılaşırlar;
İkincisi,dünya gittikçe daha küçük bir yer haline geliyor ve farklı medeniyetlerin insanları arasındaki etkileşimler gittikçe artıyor:Bu artan etkileşimler medeniyet şuurunu ve medeniyetlerin kendi bünyelerindeki müşterilerin yanısıra medeniyetler arasındaki ayrılıkların farkedilmesini güçlendiriyor
Üçüncüsü,dünya çapındaki sosyal değişme ve ekonomik modernleşme süreçleri,insanları çok eski mahalli kimliklerinden kopartırken,Geoge Weigel’in “Dünya Sekularizasyonundan uzaklaşması,yirminci asrın sonlarındaki hayatın hakim sosyal gerçeklerinden biridir”dediği dinin yeniden doğuşu olgusu, medeniyetleri birleştiren ve milli sınırları aşan bir kimlik ve ümit temeli sağlamaktadır;
Dördüncüsü,Batılı olmayan medeniyetler arasındaki edat fenomenine dönüşün ortaya çıkması;
Beşincisi,siyasi ve ekonomik olanlara nisbetle daha az değişme istidadı gösteren “sen nesin?” sorusunda toparlanabilecek kültürel hususiyet ve farklılıkların,uyuşma ve ayrışmalarından daha kolay olması;
Son olarak da ekonomik bölgeciliğin artışı olarak saymaktadır.
Medeniyet saflaşmasının temelini ise Greenway’ın “akraba-ülke” sendromuna dayandırmaktadır. Bu yüzden çatışan medeniyetlerin dünyasının kaçınılmaz olarak bir çifte standartlar dünyası olacağını söylüyor.Bosna-Hersek sorunu,bundan daha güzel nasıl açıklanabilir?
“The west and the rest”sorununda; diğerlerinin Batı’ya karşılıklarının ise izolasyon,band-wagoning ya da kervana katılma ve batılaşmadan modernleşme hallerinden bir ya da terkibi olacağını söylemektedir.
Uzak olmayan bir gelecekte,cihanşümül medeniyetlerin olmayacağını,yerine herbirinin başkalarıyla beraber yaşamayı öğrenmek zorunda kalacağını söylemektedir.
Huntington,eleştilere karşı kaleme aldığı yazıda ise şunları söylüyor “Bu medeniyet paradigması,Sovyetler Birliği’nin ve Yugoslavya’nın parçalanması,bunların eski topraklarında devam etmekle olan savaşlar,dini fundamentalizmin dünya çapında yükselişi,Rusya,Türkiye ve Meksika’daki kimlik mücadelesi,Birleşik Devletler ve Japonya arasındaki ticaret anlaşmazlıklarının yoğunluğu,İslami devletlerin Irak ve Libya üzerindeki Batı baskısına direnişi,İslami ve Konfüçyen devletlerin nükleer silahları ve bunları kullanmak için gerekli vasıtaları elde etme gayretleri,Çin’in dışarıdan bir büyük güç olarak süregelen rolü,yeni demokratik rejimlerin bazı ülkelerde pekişmesi,bazılarında böyle olmayışı ve Doğu Asya’da tırmanan silahlanma yarışı dahil.geçtiğimiz yıllarda milletlerarası hadiselerdeki pek çok önemli gelişmeleri izah eder”
Avrupa Topluluğu Eski Başkanı Jacgues Delors’da zaten “gelecekteki çatışmalar iktisat ve idoelojiden ziyade kültürel faktörlerce ateşlenecektir” diyor. Rober Bartley’de “sadece islami fundamentalizmde değil,kültürel etnik ve dini değerlere genelde bir ilgi artışı olduğu tartışma götürmez gerçek”demektedir .Immanuel Wallerstein ise dünya sisteminin “kültürel dekolonizasyon’nu dediği kültürel sömürgeleşmekten kurtuluşun;medeniyet gibi kavramlarla uğraşmaları şeklinde tezahür ettiği söylemektedir.
Sonsöz
Her çağı şekillendiren dinamikler vardır. Bu asrın ideolojilerden ziyade medeniyet ekseninde şekilleneceği ortada. Türkiye’nin medeniyet ve kültür anlamında temsil ettiği, hatta liderliğini yaptığı unsurlara baktığınızda bölgesel bir güç ve lider olmasının ne kadar mümkün olduğunu bir kere daha fark ediyoruz. Ama bunun önşartı kendini inkar etmemek, tarihi mirasına sahip çıkmaktır. Osmanlıdan Cumhuriyete geçişi yürüten kadro bile bir anlamda bunu reddetmemiştir. Bizi biz yapan unsurların dünyadaki uzantılarına sırtını dönerek bir yere gelemeyeğimiz, beklentileri karşılayamayacağımızı idrak etmeden artık ne dış siyaset ne de iç siyaset yapılabilir. Globalleşme tam da böyle bir şey. Kürt sorunu özelinde gördüğümüz gibi, her iç sorunun dış uzantısı, her dış sorunun iç yansıması olduğunu anlamadan siyaset yapmak mümkün değil.
Av. Oktay Akmaner