21 Mayıs 2012, Pazartesi
Duyuru Gazetesi - Haftalık, bağımsız, siyasi gazete - Pendik

Makale
22 Aralık 2009

ÇOKKUTUPLU DÜNYA

Av. Oktay Akmaner



    

        Son 20 yıla dikkatle bakıldığında dünya dengelerinin hızla değiştiği, hatta sınırların da yeniden çizildiği hemen fark edilecektir. 1989’un 20.yılında bir değerlendirme yaptığımızda bu değişimin çok daha hızlı olduğunu görebiliyoruz. Tarihte dengelerin nispeten sabit olduğu ve mücadelenin bu dengeyi koruma adına olduğu dönemler olduğu gibi, dünyanın yeniden şekillendiği ve bu yeni döneme daha iyi bir konumda girme mücadelesinin yapıldığı zamanlar vardır. 1989 da fiili olarak girdiğimiz yüzyılda geçen asra göre çok daha iyi bir konumda olduğumuz aşikar. Ama kaçırdığımız ve değerlendiremediğimiz fırsatlara bakıldığında emperyal bir mirasın hakkını veremediğimiz, hala son üç asırdır kaybetme psikolojisini atamadığımız da hissediliyor.

  

       “Kararsız denge”

        Peter Drucker, Brenner Geçitinin Akdeniz kültürü ile Nordik kültür arasındaki sınırı belirlemesi gibi tarihte de sosyal ve siyasi iklimin farklılaştığı,sosyal ve siyasi dilin değişip “yeni gerçekler”in oluştuğu sınır çizgilerinin varlığından bahseder.

        İlk defa 1626’da kullanılmaya başlanan “century” kelimesi, yüzyıl kelimesini karşılamadan önce yüz kişiden oluşan Roma askeri birliği anlamına geliyordu.Medeniyetlerin,ulusların hayatlarındaki hakiki dönüm noktaları ondalık takvime tekabül etmediği için, yeni bir yüzyıla takvim anlamı ile olmasa da fiilen girdiğimizi söyleyebiliriz.Bu açıdan 1989 yılı kritik bir tarih.

       John Lukacs’ın tasnifine göre 17.yy. 1588-1689; 18.yy. 1689-1815; 19.yy.1815-1914; 20.yy 1914-1989 yıllarını kapsamakta ve 1989 yılında yeni bir yüzyıla girmiş bulunmaktayız. Aynı tarihe Immanuel Wallerstein da işaret ederken,hatta  Robert Bartley 9 Kasım 1989 tarihini vermektedir.

        Hobbes’çu siyaset görüşünü uluslararası ilişkilere uyarladığımızda sürtüşmenin uluslararası sistemin doğasından kaynaklandığını; gelecekte sürtüşmelerin nasıl bir görünüm kazanacağını anlayabilmek için de uluslararası sistemi oluşturan ulusların ve rejimlerin kendine özgü karakterlerinden ziyade, sistemin biçimi bilhassa iki kutuplu mu yoksa çok kutuplu mu olacağı gibi özellikler önem kazanmaktadır. Yeni Dünya Düzeni’nin “kararsız denge”sinin ne kadar süreceği belirsiz. Ama muhtelif senaryolar yoğun bir şekilde tartışılıyor.

       

          The West and The Rest

         Fiilen girmiş olduğumuz yüzyılı tanımlama çabalarında iz bırakmış olanlardan “postmodern çağ” söylemiyle bir giriş  yapmak için Chen’in şu cümleleri anlamlı olabilir: “Postmodernite şu Tarih denen özgül Batılı bütüncül şeyin bitmesi anlamında post-tarihe açılan gezintiyi anlatır. Postmodernizm bir dünyanın bitişini haber verir. Aydınlanmış rasyonalizm ve onun metafizik ve pozitivist değişkelerinin dünyası...beyaz,erkek ve Avrupa merkezci olan bir dünya...(şu da eklenmeli ki) biten resmi evrensel,birleşik,ırkçı,emperyalist Tarih’tir: bu noktadan sonra bu Tarih bitmiştir. Böylece ‘Tarihin sonu’ tarihlerin başlangıcı demektir.”

         Medeniyet ağırlık ve merkez noktasının dağıldığı, William Lind’in ifadesiyle “Batı’ya ait iç savaşlar”la geçen birkaç asırdan sonra, Batı’nın tekelinin sona ereceğine dair ciddi ipuçlarının ortaya çıkması, çok kutuplu bir dünyayla karşı karşıya olduğumuzu haber veriyor. Hatta Kishore Mahbubani’ye göre gelecekte dünya siyasetinin merkezi mihverini Batı ile diğerlerinin arasındaki mücadele oluşturacak.

         Yeni bir düşman arayan Batı, İslam dünyasını gözüne kestirmiş gözüküyor.İslam Dünyası’ndaki toplumsal dinamizmi anlamak için kullanılabilecek en hatalı kavramlardan olan “fundamentalizm” ile “duvar”lar yerini “köprü”lere yine bırakmayacak gibi gözüküyor.

          Çin’in “yeni bir düşman süper güç” olarak ortaya çıkacağı  öngörüsünün de konuşulduğu “2012

senaryoları”nın tartışılma zemini olarak İstanbul’un seçilmesi, Asya’daki Çin ve Hint nüfusundan sonra en büyük nüfusu teşkil eden  “Türk” unsurunun Batı’daki önemini perçinlerken Amerika’da partilerüstü bir konuma sahip olan Zbigniew Brzezinski “Çin’in önderliğinde, Rusya ve İran’ın da dahil olduğu bir ittifakın, ABD önderliğindeki mevcut global güç hiyerarşisine karşı bir tehdit oluşturması olasılığını dikkate almak gerekir” sözlerini tamamlar nitelikte “ABD Rusya’ya, AB’nin Türkiye’ye davrandığı gibi davranmamalıdır” derken Rusya’nın “demokratikleşmesi,modernleşmesi, Avrupalılaşması”nın önemine vurgular.

        Artık Batı’daki etkisini kaybeden Rusya’nın en büyük çatışma alanını Çin’le yaşama ihtimali Rusya’nın da NATO’ya üyeliğini zorunluluk haline getiriyor. Çin konusundaki Brzezinski’nin uyarılarına yakın bir söylemi Samuel Huntington’ın cümlelerinde de bulmak mümkün: “Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Çin ve Birleşik devletler arasındaki temel farklar insan hakları,ticaret ve silah üretimi gibi alanlarda kendilerini yeniden ispat ettiler.Bu farklar,muhtemelen azalmayacaktır, ‘yeni bir soğuk savaş’,Deng Xaioping’in 1991’de iddia ettiği gibi Çin ve Amerika arasında başlamıştır.”

  

      Bölgesel bir güç olarak Türkiye

      Başlıbaşına ayrı bir yazı konusu olan Türkiye’nin durumuna burada detaylı girmeyeceğiz. Ama rahmetli Özal’la ciddi bir ivme alan aktif dış politikanın avantajlarını daha net farkeder bir noktaya geldik. Ahmet Davutoğlu hocanın önce stratejiyi belirlediği Başbakanlık Başdanışmanlığı görevinde şimdi de bakanlığı da “kabul ederek“ icranın da başına geçmesiyle, “stratejik derinliğe“ uygun bir proaktif dış politika, bu milletin dokusuna da uygun olması nedeniyle bölgesel bir güç olmanın gereklerine uygun düşmektedir.

      Sözü  uzatmaya gerek yok: “Bir millet uyanıyor“.

Av. Oktay Akmaner

Bu makale 341 defa gösterildi.


Yorumlar
Piyasalar
Hava Durumu
İletişim
Doğu Mah. Lale Sk. N.:25 Kat:4 PENDİK/İSTANBUL
Tel. 0216 4912882
Fax. 0216 491 7113

gazeteduyuru@gmail.com
NewsMaster v1.0 - Küresel Yazılım